12 Ekim 2012 Cuma

Günde Kaç Soru Çözmeli?

Öğrencilik yıllarımda etrafımda hep duyardım: Filancı dershanede herkese günde 500 soru çözdürüyorlarmış, filancı öğrenci günde 1000 soru çözmezse gözüne uyku girmiyormuş, filancının rekoru 2000'miş, filancının filancısı kalemsiz silgisiz 2500 soru çözmüş..

Peşin söyleyeyim: Ben hayatımda hiçbir gün 500 soru çözmedim. 500 soru çözmek normal değildir, iyi de değildir. Eğer sırf çok çözmüş olmak için hep bildiğiniz kolay soruları çözüyorsanız zaten pek bir faydası olmaz. Bir günde en fazla olsun olsun 300 soru çözmüşümdür. O da ya birdir ya iki. Genelde günde 100 soru, çok tempolu çalışıyorsam 150 soru çözerdim. Hiç soru çözmediğim günler de olurdu. Bu konuda saplantılı olmaya gerek yok ama belli bir disipline gerek var.

Eğer üniversite sınavına hazırlanıyorsanız tek nihai amaç vardır, o da sınavda en yüksek puana ulaşmak. Dolayısıyla bütün çalışmalarınızı, programlarınızı bu amaca göre belirlemeniz gerekir. Bu hedef doğrultusunda önce sağlık; sonrasında da bazen konu çalışmak, bazen soru çözmek, bazen motivasyon, bazen rehberlik, bazen de dinlenme gerekir. Sadece konu çalışarak başarılı olunamayacağı gibi, sadece soru çözerek de başarılı olmak mümkün değildir. Soru çözmeye geçmeden önce konuyu yeterince çalışmış olmak gerekir. Konuyu çalıştıktan sonra istediğiniz kadar çok soru çözebilirsiniz.

Programınızı yaparken, sadece soru adedine odaklanırsanız yeterli gelişimi gösteremezsiniz. Eksik olduğunuz konulara çalışmak için de mutlaka zaman ayırmalısınız. Ayrıca, soru çözerken salt soru sayısına bakmak da yanıltıcı olabilir. Çözdüğünüz soruların niceliği kadar niteliği de önemlidir. Her konunun ilk testlerini çözer, daha zor testlerine bakmazsanız yine gelişiminiz sınırlı kalır.

Diyelim bir günde 100 soru çözmeyi planlıyorsunuz. Fazla dağılmamak adına her gün için bir ana ders belirlemekte fayda vardır. Ama tüm gün aynı dersi çalışmak da sıkıcı olacaktır. Benim önerim şöyle: Farzedelim ki 20 soruluk 5 test çözerek 100 soruyu tamamlamayı planladınız. Bugünkü ana dersiniz Fizik olsun. Tek bir konu çalışın. Örneğin Ağırlık Merkezi. Bu konuyla ilgili seviyesi giderek zorlaşan basit, orta ve zor olmak üzere 3 test çözün. 60 soru oldu. 1 testi o hafta içerisinde çalıştığınız bir konuyu tekrar etmek için çözün. Örneğin 3 gün önce Geometri'de Kenarortay çalışmıştınız. O konudan zor bir test çözün. Son olarak da tüm dersleri içeren ve bütün olarak çözdüğünüz genel bir soru bankası içinden canınızın istediği herhangi bir dersin testini çözün. Hem sıkılmamış, hem kendinizi verimli şekilde geliştirmiş olursunuz.

11 Ekim 2012 Perşembe

Emin Olmadığın Soruyu Boş BırakMA

Beni hayatımda hiç tanımadığım bir öğrenciyle bir odada 2 dakika yalnız bıraksanız ona söyleyeceğim ilk şey "bir seçenek bile net olarak elediysen, sakın boş bırakma" olurdu.

Test sınavlarında bilmediğiniz soruyu boş bırakmalı mısınız? Bu konuda her kafadan farklı bir ses duyabilirsiniz. Ne yazık ki çok saygın bildiğimiz bazı yayınevlerinin kitaplarında bile "bir sorudan emin değilseniz, boş bırakın" yazdığını görebilirsiniz. Bense bu yazacaklarımı hayatı boyunca sayısız test sınavına girmiş ve Anadolu Lisesi, Fen Lisesi, ÖSS, ÖYS, LES, Öz-De-Bir gibi çoğuna 1 milyonun üzerinde öğrencinin katıldığı tüm sınavlarda ayrı ayrı Türkiye derecesi yapmış; Boğaziçi Üniversitesi'ne Türkiye 37.si olarak girmiş, Lisans Üstü Eğitim sınavında da tam puan almış biri olarak yazacağım.

Önce "bilmediğin" ne demek, buradan başlayalım. Cevaptan mı emin değilsin, konu hakkında hiç mi fikrin yok, seçenek eledin de karar mı veremedin?.. Bir kere bunu ayırmak lazım. Eğer ki soru hakkında hiçbir fikriniz yoksa, ancak bu durumda soru boş bırakılabilir. Yalnız boş bırakılabilir derken fayda sağlar demiyorum. Ne fayda sağlar, ne zarar ettirir. Eğer soru hakkında en ufak net bilginiz varsa işaretlemekten korkmayın.

Birazdan detaylarıyla açıklayacağım. Öncelikle hurafelerden konuşalım: Sınavdan sonra birçok öğrencinin "ah! keşke bu soruyu boş bıraksaydım, attım tutmadı, ne zaman 2 seçenek arasında kalsam hep yanlış olanı işaretliyorum, zaten benim hiç şansım yok, bir daha atarsam iki olsun.." gibi sözleri sıkça kullandığını duyarsınız. "Benim zaten şansım yok" sözü hurafeden başka bir şey değildir.

Öğrencilerin böyle düşünmesinin temel sebebi şudur: Öğrenciler, okuldaki bir yazılıdan ya da herhangi bir test sınavından çıktığında cevaplarını kontrol edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayrılır. Yaygın tabirle birinci gruptaki öğrencilere ilgili öğrenci, ikinci gruptakilere de ilgisiz öğrenci diyebiliriz. Birinci gruptaki öğrenciler ne yapar? Yapamadığı soruları tespit eder ve bunların doğru cevaplarını öğrenmeye çalışır. Yani gelişime açıktır. Ama sınavdan sonra doğru işaretlediği soruları da ego olsun diye tekrar çözmeye kalkan üçüncü bir grup yoktur. Yanlış yaptığınız soruları tekrar çözerken bazı sorularda doğal olarak kendi kendinize "Ah! 2 seçenek arasında kalmıştım, tutmamış" dersiniz. Peki doğru yaptıklarınız içinde kaç tane 2 ya da 3 seçenek arasında kalıp tutturduğunuzu biliyor musunuz? Bilemezsiniz, çünkü doğru işaretlediğiniz soruları tekrar çözmediniz. İşte bu yüzden 2 ya da 3 seçenek arasında kalınca hep yanlış işaretlendiği kanısı oluşur.

Bir diğer sebep daha var: Hani fıkralarda iyi not alınca "ben aldım", kötü alınca "hoca verdi" denir ya. Burada da benzer bir durum var. Yanlışa bahane bulmak isteriz. Şanssızlıkla açıklamak kolayımıza gelir. "Aslında ben doğru yapacaktım da, şansım tutmadı" demek içimizi rahatlatır. Bu yüzden de şanssızlık bahanesinin arkasına çokça saklanıyoruz.

Öğrencilerim şunu da çok sorar: "Hocam, emin olmadığım soruyu işaretledim. Peki ya yanlış çıkarsa?" Önce şunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Boş bıraktığınız sorudan 0 (yazıyla SIFIR) puan alırsınız. Boş bırakarak soruyu atlatmış olmuyorsunuz, soruya karşı mağlubiyeti kabullenmiş oluyorsunuz. Elbette ki soruyu yanlış işaretlerseniz o sorudan "- net" almanız olası. Ancak, bir doğrunun getirisiyle, bir yanlışın götürüsü tartılamayacak kadar farklı. Rakamları birazdan konuşacağız.

İki seçenek arasında kaldığımızda o soruyu doğru işaretleme olasılığımız %50'dir. Diyelim ki emin olmadığımız soruyu işaretlemiyoruz. Peki işaretlemek için ne kadar emin olmalıyız? %80 yeter mi, %99 iyi midir, yoksa illa ki %100 mü emin olmalıyız? Eğer %100 emin olmadan işaretlenmesin diyorsanız, çok iyi öğrencilerin dahi cevap anahtarlarının yarısından fazlasını boş bırakması gerekir. %100 emin olmak fazla iddialı olur. Adım gibi eminim demektir. Kaç soruyu "adım gibi eminim" diyerek cevapladığınızı düşünün. Yok eğer %90 emin olmak iyidir, %50'ye işaretlemem diyorsanız niye %90 da, %37,2 değil? Hesapladınız mı, ölçtünüz mü, biçtiniz mi? Bir nedeni olmalı. Mantık, birazdan açıklayacağım tablolar gereği de %50 doğru bildiğiniz bir soruyu işaretlemeyi gerektirir.

Şimdi anlatacaklarımı 4 seçenekten seçmeli sınavlar için de yapabilirsiniz. Lise düzeyindeki sınavlar 5 seçenekten seçmeli olduğuna göre ben de tablomu buna göre oluşturacağım. Öncelikle şöyle bir varsayımda bulunalım. 180 sorulu bir sınav olsun. Soru kitapçığını hiç açmadığınızı varsayın. Hiçbir soruyu görmediniz. Elinize sadece cevap kağıdını alın ve tüm cevapları atın. İster tüm sorulara A deyin, isterseniz kilim motifi döşeyin, isterseniz ortaya karışık yapın ama her soruya bir seçenek işaretleyerek cevap kağıdını doldurun.

Her bir soru için doğru cevaplama olasılığınız 1/5'tir (bkz. 8. sınıf Olasılık). 180 soruyu attığınızda 180 x 1/5 = 36 soruya doğru yanıt vermeniz beklenir. Bunun adı beklenen değerdir (expected value). Anlamı da şudur: İlla öyle olacak diye bir kural yoktur ama olması muhtemeldir, normal olandır, beklentinin karşılığıdır. 180 sorunun tamamı yanlış olamaz mı? Mümkün. Ama 180 sorunun tamamının doğru olması da mümkün. Buradaki dağılım (distribution) Lise müfredatını aştığı için şöyle özetleyelim. 36'nın üzerinde doğru yapma olasılığı ile 36'nın altında doğru yapma olasılığı eşittir. Beklenen değer ise 36'dır. Bu durumda tablodan da görebileceğiniz gibi 180-36= 144 yanlışımız var. 4 yanlış da 1 doğruyu götürdüğüne göre 144 yanlış 36 doğruyu götürür ve 36-36=0 netimiz kalır. Bunun da adı beklenen net'tir. Yani hiçbir karımız olmadı, ama hiçbir zararımız da olmadı. O zaman soru hakkında hiçbir fikrimiz yoksa o soruyu işaretlemenin bir faydası görünmüyor ama zararı var da diyemeyiz. Bir miktar risk almış oluruz sadece. +1, +2 net ya da -1, -2 net de olabilir. Ama olasılıklar eşit.

Gelelim esas konumuza. Yani seçenek elediğimiz durumlara. Aşağıdaki tabloda da yer aldığı üzere tüm sorular için 1 seçenek elediğimiz duruma bakalım. Yine soru kitapçığını hiç açmamış olalım ve biri kulağımıza gelip örneğin "Hiçbir sorunun cevabı A değil" demiş olsun. Biz tüm soruları diğer 4 seçenek arasından atalım. Bu sefer doğru bilme olasılığımız 1/4. 180 sorudan beklenen doğru sayısı 45, yanlış 135; net de 11,75 olur. Eğer 2 seçenek elemişsek 3 şık arasından doğru bilme olasılığımız 1/3, beklenen doğru 60, yanlış 120; net de 30 olur. Son olarak en sık karşılaştığımız duruma bakalım. Yani 2 seçenek arasında kalma durumu. Tüm sorularda 2 seçenek arasında kaldığımızı varsayalım. Hepsini atsak, yarısının tutması beklenir. Yani 90 doğru, 90 yanlış. Netimiz de 67,5 olur.

Kaç Şık Eledik?Soru SayısıDoğru Cevap %'siBeklenen Doğru Beklenen Yanlış 
NET 
Hiç
180
1/5 (%20)
36
144
0
1
180
1/4 (%25)
45
135
11,75
2
180
1/3 (%33,3)
60
120
30
3
180
1/2 (%50)
90
90
67,5

Bu tablo da gösteriyor ki beklenen değerler itibariyle bir seçenek bile elediğiniz tüm durumlarda + netler kazanmanız bekleniyor. Tabii ki bu katkı kaç soruda birkaç seçenek arasında kaldığınıza göre şekillenir. Ama tüm sorularda 2 seçenek arasında kalsanız 67,5 net fazla yapmanız anlamına gelir ki, 1 netin bile büyük önemi olan bir sınavda bu sayının ne kadar önemli olduğunu takdir edersiniz.

Unutmayalım ki, 1 doğrunun getirisi 1 nettir. 1 yanlışın götürüsü ise 0,25, yani dörtte biri. Bu yüzden yanlış yapmaktan bu kadar korkmaya gerek yok. Boş bırakmaktan korkun, çünkü onun da getirisi 0 net. Ben hayatım boyunca hiçbir test sınavında hiçbir soruyu boş bırakmadım. Elbette ki bu durum her soru hakkında az çok bir fikrim olmasıyla da ilgiliydi. Size önerim ise bir soru hakkında hiçbir fikriniz yoksa boş bırakabilirsiniz ama bunun dışında eğer bir seçenek size %1 bile daha yakın geliyorsa o soruyu işaretlemeniz akılcı olacaktır.

9 Ekim 2012 Salı

2012 Koç Üniversitesi Tam Burslu Mühendislik Taban Puanları

ÜniversiteProgramın AdıTaban Puan
KoçElektrik-Elektronik Mühendisliği540,41210
KoçEndüstri Mühendisliği538,58304
KoçBilgisayar Mühendisliği535,96914
KoçMakine Mühendisliği533,79239
KoçKimya-Biyoloji Mühendisliği518,29937

2012 LYS Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Taban Puanları

ÜniversiteProgramın AdıTaban Puan
BoğaziçiElektrik-Elektronik Mühendisliği539,98986
BoğaziçiEndüstri Mühendisliği536,02197
BoğaziçiBilgisayar Mühendisliği527,24925
BoğaziçiMakine Mühendisliği522,09428
Boğaziçiİnşaat Mühendisliği505,77055
BoğaziçiKimya Mühendisliği485,78564

Fiziğe Nasıl Çalışmalı?

Fizik dersi vereceğim öğrencilerime ilk derse başlamadan önce Fen derslerine bakışını sorarım. Aldığım cevap genelde "Biyoloji ile Kimya'yı yapıyorum da Fizik'te çok zorlanıyorum" oluyor. Öğrencilerimin denemelerdeki netlerine baktığımda ise çoğunlukla durumun tam öyle olmadığını, bazen Fizik netlerinin diğer Fen netlerinden fazla olduğunu görüyorum. Aslında "Fizik'te zorlanıyorum"dan kastedilen çoğu zaman "Fizik'ten korkuyorum" oluyor.

Biyoloji ve Kimya soruları büyük ölçüde bilgiye ve bir miktar da bu bilgilerin yorumlanmasına bağlı. Fizik sorularında ise bilginin yanısıra genellikle temel matematik bilgisi gerekiyor. Çok basit matematik işlemlerine gerek duyulmasına rağmen öğrencinin gözü korkuyor. Biyoloji sorusunu okuduğunda biliyorsa işaretliyor, bilmiyorsa geçiyor. Fizikte ise bilip bilmemesinden bağımsız olarak daha soru üzerinde uğraşmadan ürküyor. Çünkü hiçbir fizik sorusu bir bakışta cevaplanamaz.

Birçok fizik kitabının girişinde "Fizik için gerekli Matematik" diye bir bölüm vardır. Burada oran-orantı, sıralama, basit alan, hacim hesaplamaları gibi Fizik'te ihtiyaç duyabileceğiniz temel matematik bilgilerinin özeti yer alır. Eğer Matematik'le ilgili endişeniz varsa önce bu bölümden başlamanızda fayda var. 

Fizik dersine çalışırken programı iki aşamalı yapmak gerekir. Bunun nedeni birinci aşamadaki soru yaklaşımıyla, ikinci aşamadaki soru yaklaşımlarının birbirinden oldukça farklı olması. Şimdi TYT'ye bakalım: TYT kapsamındaki fizik soruları yaklaşık 20 farklı konuyu kapsamaktadır. Bu konuları vektör, kuvvet, basit makinalar, ağırlık merkezi, doğrusal hareket, iş ve enerji, kütle, hacim, özkütle, basınç, kaldırma kuvveti, genleşme, ısı ve sıcaklık, elektrostatik, elektrik akımı, manyetizma, ışık, mercekler ve aynalar ile ses olarak sayabiliriz.

Ortaokuldan yeni mezun başarılı bir öğrenciye sorarsak bu konuların hemen hepsini iyi bildiğini söyleyecektir. Burada belki ağırlık merkezi ve manyetizma konuları daha liseye yönelik görünüyor. Ancak, TYT seviyesinde çıkabilecek bir manyetizma sorusunun da tabii ki temel düzeyde bir soru olacağını söylemek gerekir. Fizik konuları da tıpkı geometri gibi basit birkaç formülden oluşur. Örneğin Kütle-Hacim-Özkütle ilişkisini anlatan "m=d.v" gibi. Ama Fizik'te kavramları anlamak, her zaman formülden önce gelir. Özkütle'nin ne demek olduğunu anlayamadan isterseniz 100 tane formül ezberleyin, bir işe yaramaz. Ama kavramı anladığınızda çoğu zaman formüle bile ihtiyaç duymazsınız. Hatta formülü bile kendinizin çıkartabileceği durumlar olduğunu göreceksiniz.

Kısaca, TYT konuları ortaokul (ve Lise1'de de tekrar edilen) müfredatını içerdiği için az çok zaten bildiğiniz konular. Bu durumda yapılması gereken, konuları hızlıca tekrar edip, test çözmek ve seviyenizi görmek. Eksik olduğunuz konular üzerinde tekrar çalışın. Eğer bir konuyla ilgili testte %80'lerde doğru cevap veremiyorsanız, mutlaka konuyu tekrar çalışın. Eğer sadece belli soru tiplerinde zorlanıyorsanız, o zaman da o soru tipleriyle ilgili farklı kaynaklardan da soru çözün.

Bütün TYT konularını çalıştıysanız bir genel deneme sınavı alın ve sadece Fizik kısmını çözmeyi deneyin. Eskiden Fizik soru sayısı Fen bölümünde belirgin şekilde diğer derslerden fazlaydı. Artık bu makas yok. Şu an TYT'de 14 Fizik sorusu var. Tabii ki başarı görece bir kavramdır ancak genel bir bakışla 0-5 doğrunuz varsa tüm konuları mutlaka baştan çalışmalı, 6-9 doğrunuz varsa temeli oluşturduğunuzu bilerek Fizik korkunuzu üzerinizden atmalı ve konuları temel düzeyde değil de daha detaylarıyla çalışmalı, 10-12 doğrunuz varsa sadece yanlış yaptığınız soruların konularını belirlemeli ve eğer sürekli aynı konulardan yanlış yapıyorsanız o konuları tekrar çalışmalı, eğer 13-14 doğrunuz varsa da kendinize çikolata almalısınız :)

Gelelim AYT'ye. TYT'deki konu başlıklarını verirken biraz altbaşlıklara kadar inmiştim. AYT'yi de bu şekilde kırmaya kalkarsam konu sayısı 50'ye kadar çıkabilir. Ancak ana hatlarıyla söylemek gerekirse AYT kapsamında 4 ana konu var:

1. Hareket ve bağlı konular (Harmonik, Düzgün Dairesel, Eğik Atış, Keppler..)
2. Elektrik ve bağlı konular (Elektrik Alan, Kondansatör, EMK, Eşdeğer Direnç..)
3. Manyetizma ve Bağlı Konular (Elektromanyetik İndüksiyon, Alternatif Akım, Elektromanyetizma..)
4. Atom Fiziği (Nükleer Fizik, Dalgalar, Işık Teorileri..)

Başka bir deyişle, Lise1, Lise2, Lise3 ve Lise4 fiziği. Bu 4 başlığı, 4 ayrı ders gibi çalışmanızı öneriyorum. Yani programınızı yaparken bugün Fizik çalışacağım diye değil de bugün hareket çalışacağım ya da elektrik çalışacağım diye düşünmek daha verimli olabilir. Çünkü bütününe baktığınızda Fizik gerçekten korkutucu görünüyor ama parçalara bölerek çalıştığınızda anlaşılmayacak bir konu yok.

Genellikle aynı konudaki formüller birbiriyle bağlantılıdır. Bu yüzden öğrenmesi ve akılda tutması kolaydır. Fizikteki soru çeşitliliği azdır. Genellikle aynı konuyla ilgili farklı kitaplardaki sorular birbirine benzer. Fizik sorularının çözümünde matematiğe ihtiyaç duyma oranı çoktur ama çözüm için gerekli matematik seviyesi düşüktür.

AYT Fen Bilimleri sınavında Fizik'ten 14 soru sorulmaktadır. Soru sayısının azlığı, fazladan yapacağınız 1 sorunun sonucunuza çok daha fazla katkı sağlayacağı anlamına gelir. Bu nedenle, Fizik'te çok başarılı olacağınızı düşünmeseniz bile sakın dersi boş vermeyin. 4 konumuz var dedik. İki tanesine odaklansanız 7 net yapabilirsiniz. Ne kadar çalışırsanız, onunla orantılı olarak netlerinizi artırma fırsatınız var. Öğretmen olarak en inanmadığım cümleler şunlardır: "Ben Fizik dersini yapamam. Elektrik konusunu zaten anlayamam..". Aslında bu cümlelerin anlamı "Ben uğraşmak istemiyorum"dur. Diğer dersleri yapabiliyorsanız fiziği de yapabilirsiniz. Ama öğrenmek emek ister, terlemeyi göze almak gerekir.

Fizik özel ders

8 Ekim 2012 Pazartesi

Dershane mi Özel Ders mi?

Bir süredir hükümet kanadından yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi bir döneme damgasını vuran dershaneler, önümüzdeki yıldan itibaren mevcut şekilleriyle hizmet veremeyecek. Elbette ki bu konu çok farklı yönleriyle tartışılabilir. Ancak, ben bu karardan bağımsız olarak dershanelerin, talep açısından son yıllarda yaşadığı süreci ve özel dersin kaçınılmaz hale gelişini ele almak isterim.

Yaklaşık 25 yıldır birçok aile için çocuklarını iyi bir üniversitede okutabilmek, hayattaki en önemli amaç haline dönüştü. Bu dönemde de pek çok dershane açıldı. Kimi marka oldu, daha da büyüdü; kimi tutunamadı, kapanmak zorunda kaldı. Neredeyse çocuğunu dershaneye göndermeyen aile kalmadı. Bana göre dershaneler, eğitim açısından olmasa da üniversite sınavında başarılı olma anlamında gençlere önemli bir destek sağladı. Ama son 5 sene içinde dershanelerde gözle görülür bir değişim yaşandı.

Ben ilkokuldayken 70 öğrencili bir sınıfta okumuştum. 80'li yıllar için normal olan bu sayıya bugün rastlandığında gazetelere haber oluyor. Özel okullarda üst sınır 30. Devlet okullarında da yeni derslikler açılarak sınıf mevcutlarının azaltılması konusunda bir çaba gösteriliyor.

Ortaokulu Anadolu Lisesi'nde 36, liseyi ise Fen Lisesi'nde 24 mevcutlu bir sınıfta okumuştum. Bir dönemin en başarılı okulları olan Anadolu Liseleri'yle, sonrasında bayrağı devralan Fen Liseleri'nin de başarı sırrı biraz da diğer okullara göre düşük kalan bu sınıf mevcutlarında yatıyordu. Ancak, bugün bu sayılar bile yüksek kalıyor.

Eğitim uzmanları kalabalık sınıflarda verimli bir öğretim yapılamayacağı konusunda hemfikir. Bundan 20 yıl önce 70 öğrencili sınıfların olduğu dönemlerde dershanelerin 20-25 kişilik sınıfları öğrencilerin gelişimi açısından büyük bir fırsat sunuyordu. Ancak, eğitim sistemimizdeki hızlı değişim artık 20 kişilik sınıflardaki eğitimi de bir lüks olmaktan çıkardı ve ortaya çıkan bu yeni durum özellikle son 5-6 yıldır artan talep nedeniyle 4-5 kişilik sınıflarda eğitim verilen butik dershanelerin mantar gibi çoğalmasına neden oldu.

Dershaneler kapanmasa bile 20-25 kişilik sınıflardan oluşan klasik dershane anlayışı zaten sıkıntılı bir dönemden geçiyordu. Büyük markalar dışında birçok klasik dershane, kontenjanlarını doldurmakta zorlanıyor ya da mecburen liste fiyatlarının çok altında kayıt yaptırmak durumunda kalıyordu. Çünkü, herkes kendi çocuğunun en iyi eğitimi almasını ister. En iyi eğitim de özel ilgiyle olur. 20 kişilik bir sınıfta tüm  öğrencilerin aynı seviyede olması mümkün değildir. Seviye tespit sınavlarıyla ancak birbirine yakın seviyede öğrenciler bir sınıfta toplanabilir ama bu hiçbir zaman eş seviye anlamına gelmez.

Yine kalabalık bir sınıfta ne öğretmen öğrencisine, ne de öğrenci öğretmenine tam olarak odaklanamaz. Öğrencinin konsantrasyon problemi yaşaması kaçınılmazdır. Daha açık söylemek gerekirse kalabalık sınıfta bütün öğrencilerin dersi pür dikkat dinlemesi mümkün değildir. Bütün bu nedenlerle eğilim daha az öğrencili sınıflardaki özel eğitime, hatta en özel yani bire bir eğitime doğru kaymaktadır.

Bir dönem üniversiteye hazırlıkta hemen her aile çocuklarını dershaneye gönderirken, maddi durumu yeterli aileler de ek olarak özel ders aldırma yoluna gidiyordu. Yani özel ders, dershanenin bir alternatifi değil, destekleyicisiydi. Bugüne gelindiğindeyse dershanelere artık olmazsa olmaz gözüyle bakılmıyor. Birçok aile çocukları için sadece özel dersi yeterli görebiliyor. Önümüzdeki dönemde dershaneler kapanmasa bile ben özel ders alma oranlarının dershaneler seviyesine gelebileceğini düşünüyorum. Çünkü her konuda olduğu gibi eğitimde de artık nicelikten çok nitelik göz önünde bulunduruluyor ve bire bir özel dersin verimine diğer öğretim metotları erişemiyor.

24 Ağustos 2012 Cuma

İyi Üniversitenin Önemi

ÖSYM'nin verilerine göre 2012 yılında üniversite sınavına girerek tercih hakkı bulunan 1.787.582 öğrenciden 357.342'si (%20'si) üniversitelerin lisans bölümlerine yerleşmeye hak kazandı. Yani sınava giren her 5 öğrenciden biri üniversiteli (lisans) oldu. Bu tablo ülkemizde üniversiteye girmenin özel bir çaba gerektirdiğini gösteriyor. Ancak, daha ilginç veriler de var.

Sadece lisans programlarında devlet üniversitelerinde açılan kontenjanların %8'i, vakıf üniversitelerinde de açılan kontenjanların %19'u boş kaldı. Bu da toplam 48.402 kişilik kontenjana karşılık geliyor. Bunun anlamı çok açık: Sınava giren öğrencilerin %80'inin herhangi bir lisans programına yerleşemediği bir ortamda bile, neredeyse 50 bini bulan boş kontenjandaki bölümlere adaylar rağbet göstermemiş. Daha önceki yazılarımda da dile getirdim. Çağ değişiyor. Artık üniversiteli olmak bir ayrıcalık değil. İyi üniversiteli olmak ayrıcalık.